Entry: "üzerine vazife mi" çocukken en çok duyduğum cümleydi Wednesday, April 22, 2009



Hazır kanun maddelerinden ve sair yazılardan sıkılmışken bugünün çarşamba olduğunu fark ederek, evvelden arkadaşım olan Yelta Köm'ün bloguna girdim. Çarşamba gününü kendisine deadline olarak seçmişti fakat bir şey yazmamış. Fakat daha önceden de görüp, üzerine biraz düşündüğüm ve blogunda paylaşmış olduğu bir yazıyla ilgili fikirlerimi ben de burada paylaşayım dedim. Öncelikle yazı burada.

Her ne kadar bir linguist, tarihçi değil de bir hukukçu adayı olsam da; bu saydığım dallar ve özellikle de etimoloji her zaman ilgimi çekmiş olduğundan ekstra bir ilgiyle bu tarz yazıları okumaktan keyif alırım. Aynı keyifle bu yazıyı da okuduğumu belirtmek isterim fakat bence çok da doğru olmayan bazı ifadeler var.

Öncelikle eğer uluslararası mimarlık alanında "özgün" kelimesinin karşılığı olarak "authentic" kullanılıyorsa bu söylemim geçersiz kalacaktır fakat bence bu kelimeyi karşılamak için İngilizce'deki en müsait kelimeler "unique" ya da "original" olmalıydı. Ancak muhtemelen mimarlık jargonunda "authentic" kullanılıyordur.

Açıkçası öncelikli olarak biraz zorlama durduğunu düşündüğüm husus, "authentic" ile "authoritative" kelimeleri arasında kurulan etimolojik bağın yazıda, biraz da anlatılmak istenen fikri mümkün olduğunca desteklemesi adına, kendisine önemli bir yer bulmasıdır. Neden derseniz;

Birazcık ilgilenen herkesin anlayabileceği üzere, Yunanca'nın hemen her alana ithal ettiği "autos" yani "kendi"
kelimesi ile "hentes" yani hemen hemen "yapan" gibi bir anlama sahip bir kelimenin birleşmesiyle oluşan bir kelimedir "authentic." Kısaca "kendiliğinden olan" gibi bir anlama sahiptir ve evet "özgün" kelimesinin de karşılıklarından biridir. Fakat "emredici, buyurucu" anlamında "authoritative" İngilizce'ye her ne kadar Fransızca "authentique"den geçmiş olsa da, bu kelimenin zaman içerisinde yolculuğu ve anlamının değişkenliği bir anda İngilizler'in "otorite ve hakikat arasında bir ilişki kuralım, sistemin çarklarını döndürelim" gibi bir arzusu dolayısıyla oluşmamıştır.


İlk, köken anlamına gelen Yunanca kök, Latince'ye "auctor - keşfeden, kaynaklık eden" şeklinde geçer. Ardından eski zaman Fransızlar'ı bu kelimeyi "autor" yaparak "baba" yerine kullanmaya başlarlar. Başlangıçtan anladıklarının "baba" olması üzerine fallik çıkarımlar ya da seksist düşünce gibi şeyler akıllara gelebilir belki; ama bu da biraz zorlama olabilirdi. Tabi burada "auxo" ve "auto" kelimelerinden gelen çeşitli sözcüklerin zaman içinde birbirlerine kaynaşmaları ve ayrılmaları sonucu şu an İngilizce'de kullanılan pek çok kelimenin izini sürmek benim gibi biri için imkansızdır. Ama "authority" kelimesi belli başlı sebepler yüzünden hem "kişi" hem de "yazılı kaynak" anlamında kullanılagelmeye başlamıştır.

"Authentic" kelimesi bu yolculuğun başlarında Fransızca'da kendisine yer bulduğunda ise şu ankinden pek farklı olmayacak şekilde "özgün, prensip" anlamına kavuşmuştur. Şüphesiz ki bu anlama kavuştuğu anda belli bir tipi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Yani "otantik Türk tütün çubuğu" dersek, o klasikleşmiş ve sonradan Macar "huszar" süvarilerinin kullandığı şekle ilham verecek olan, günümüz Churchwarden pipolarının atası; uzun saplı, "tipik" tütün çubuğundan bahsediyoruz demektir. Burada bir emredicilik söz konusudur, ancak bu emredicilik seçime bağlıdır. Eğer "otantik Türk tütün çubuğu" yapacaksanız, bu tipiklikten çıkamazsınız.

Problem biraz "hakiki" sözcüğüyle başlıyor zaten yazıda. "Hakiki" kelimesi hem "değişmemiş, öz" yani "original, authentic" kelimesiyle karşılanabiliyor; hem de "her şeyden bağımsız, objektif gerçeklik" anlamına geliyor Türkçe'de. Eğer bizler ufak bir kelime oyunuyla "hakiki"yi "authentic"in karşılığı olarak kullanıp da ardından bu anlamı değiştirerek "gerçeklik" olarak kullanırsak, kanımca yanlış yaparız.

Otorite ve hakikat ilişkisini buradan kuramayız. Belki George Orwell'in Big Brother'ına yakışan bir motto daha üretmeye çalışmış oluruz biraz daha üstelersek fakat pek samimi gelmez. Aynı nehirde nasıl ki iki kere yıkanılamıyorsa; kullandığımız kelimelerin üzerinden de akıp giden zaman nehirleri, taşıdıkları alüvyonlar ve götürdükleri parçaları hesaba katmalıyız. Bu zaman zarfı sonrasında artık birbirinden bu derece uzaklaşmış kelimeleri fikirlerimiz için ortak köklerine dayanarak kullanmaya çalışırsak; bu da bir nevi "Kızılderililer Türk mü?" ayarında bir hareket olacaktır.

Yazının ana fikrine katılıyorum. Açıkçası beni tatmin etmeyen ya da biraz zorlama olduğunu düşündüğüm bir unsur hakkında düşüncemi söylemek istedim yalnızca.

Bir de 1951 yılını artık Erken Cumhuriyet Dönemi olarak ele almamak gerektiğini düşünüyorum. Demokrat Parti iktidarı zamanı Türkiye'si, İkinci Dünya Savaşı sonrası bir dünyası vardır artık sahnede. Örnek olarak 1931-1941 senelerinde okutulan lise Tarih kitabında Mimar Sinan'ın ne kendisinin, ne stilinin Türklüğü ile ilgili bir ifade geçmemesini verebilirim. Şu an elimdeki kitaptan aynen yazmak gerekirse;

"Kayserili Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye ve Sultan Selim (Edirne) camileri, Osmanlı mimarisinin büyüklük, düzen ve görkem açısından şaheserleri sayılmaktadır."

Ben sevgili Yelta'nın da merakını bildiğimden Erken Cumhuriyet Dönemi'ne ait kitaplardan bahsediliyorsa 1931-1941 senelerinin araştırılması gerektiğini ve Kaynak Yayınları'nın hepsini bastığını belirtmek isterim. Her ne kadar önsözü Doğu Perinçek'e ait de olsa, kitaplarda bir ekleme veya çıkarma yoktur.

Neden Kayserili de Ermeni Mimar Sinan değil diyecekseniz eğer;

1- Bu tarz bir yazı hem tarih bilimi açısından bakıldığında epey anakronist olurdu. Dönemin Mimar Sinan'ı kendisini bir Ermeni ya da Türk olarak değil bir Osmanlı olarak gören bir kişiydi ve eserleri ne Ermeni ne de Türk kimliğinden dolayı; fakat Osmanlı'nın devraldığı ve kendinden de bir şeyler kattığı geniş kültür kaynaklarından dolayı başarılıdır.

2- Bir devrimle kurulmuş, üniter bir ulus-devletin buraya kalkıp da "Ermeni Mimar Sinan" yazması herhalde kimseler tarafından beklenmez. Açıkçası ben böyle bir ifade okursam, bunun "milliyetçi" bir ifade olduğunu düşünürdüm.

Şüphesiz ki burada "Kayserili" yazmasına da gerek olmayacaktı. Neden yazıldı? Çünkü Erken Cumhuriyet Dönemi'nin amacı tam da toprağa dayalı bir Türklük kavramı yaratmaktı. Etnik bağlarla çok ilgilenmeyen bir ulus... Fakat zamanla politikaların uygulanışı sertleşti, Türklük hem etnik hem de bütünleştirici bir kimlik olarak kullanılmaya çalışıldı. Bu sebeplerden dolayı Türk olmak, bir Osmanlı olmak kadar bütünleştirici olamadı. Ben tarih ve etimoloji konusuyla dediğim gibi amatör olarak ilgilenen birisi olarak bundan dönemin maji meraklısı, okült çılgını Avrupa'sı ve bu Avrupa'nın getirisi olan "Güneş-Dil Teorisi"ni sorumlu tutuyorum. Elbette bu konu tartışmaya açıktır.

Ayrıca Türkler'in Orta Asya'dan gelmesi ve aslında göçebe olmaları konusu yine 1950'lerin hala sancısını çektiğimiz tarih anlayışının ürünüdür. Bu konuyu belli bakış açılarından ele almak gerekirse:

Antropolojik olarak: Endojen halklar tabiri daha önce duyulmadıysa, dünya üzerindeki her dilin sadece belli bir etnik gruba ait olduğu düşünülebilir. Yani "etnik Türkler, Türkçe konuşur ve hem haplogruplarından ötürü hem de dillerinden ötürü onlar bir millettir" gibi... Oysa bugün Türkik diller konuşan halkların genetikleri ile örneğin Türkiye Türkleri'nin genetikleri büyük farklılıklar gösterir. Her ne kadar "ırk" kavramını bir Arap atı olmadığım bu sebepten de safkan olma ihtiyacımın olmadığını düşünerek önemsemesem de bahsettiğim haplogruplar, kişinin etnik kökeniyle ilgili tek ve asıl kaynaklardır. Bugün Türkler ve Türkik kavimler olarak bahsettiğimiz milletler, endojen halklardır. Ortak bağı kullandıkları lisan olan halklar...

Dilbilimsel olarak: Türkçe'nin atasını konuşan kavimler bugünkü batılıların "West Turkestan" dediği yere yayılmadan önce bu topraklar Sogdiana olarak bilinirdi. Sogdlar İrani bir kavimdiler. Zamanla Türkler arasında asimile oldular ama pek çok kelimeleri hala dilimizde yaşamaktadır. Türkçe her ne kadar 1950'lerin üretimi olan resmi tarih tarafından "üstün Arapça ve Farsça" karşısında daha az kullanılan ve ilkel bir dil olarak gösterilse de, Türkçe konuşan nüfusun toplumdaki azlığı ve buna rağmen kullanım alanı kıyaslanırsa bu düşüncenin büyük bir yanılgı olduğu görülebilir. Türkçe, büyük bir adaptasyon yeteneğine sahip bir dil. Pek çok yabancı sözcüğü kendi içine alıp da sindirebilmiş, aynı İngilizce'nin olduğu gibi. Eğer şu an Beowulf'un eski İngilizce'sini "Hwaet" diye başlayarak yazmaya kalksam kimse anlamaz. Çünkü 1066 Norman Fethi'nden sonra İngilizce'ye giren Fransıca ve haliyle Latince sözcükler ganidir. Ayrıca Türkçe pek de İngilizce gibi "Great Vowel Shift" tadında keskin dönüşümler de yaşamamıştır.

Tarihi olarak: Yukarıda yazılı sebeplerden ötürü Türkler'i, mongoloid göçebeler olarak değil, dillerinin konuşulduğu alanlarda yaşayan Türkçe konuşurlar olarak düşünmekte yarar vardır. Bu Türkçe konuşurlar şehirlerde yaşamışlardır. Göçebelikleri de şu an düşündüğümüz gibi "biraz oraya gidelim, şurayı gezelim" şeklinde değil daha çok zaruridir. En eski eserlere baktığınızda bile Türkçe yazıların pek çoğunun belli bir coğrafi bölgeyi anlattığını ve bu bölgenin ülke olarak benimsendiğini görürsünüz. Açıkçası bizzat Türkçe konuşan halkların kurdukları şehirler de mevcuttur.

Eğer bir etnisite olarak görülecekse, her etnik grubun kendisine ait mimarisinden bahsetmek kolay olmayacaktır. Doğu Roma'nın temelinde Yunan ve Roma etkisi olduğu kadar Pers etkisi de vardır. İngiltere'nin temelinde Cermenler olduğu kadar Keltik halklar ve yine Latinler. Üsluplar, tarzlar, stiller de şüphesiz ki dinamiktir. Zamanla etkileşime geçe geçe değişir. Dünya'nın en uzun süre göçebe kalan topluluğu olan Moğolları ele alalım. Ve Çin'de Yuan dönemi mimarisiyle, Ming dönemi mimarisini karşılaştıralım. Arada bir fark görebiliyorsak, bu o Allah'ın Moğol'unun katkısından başka bir şey değildir.

İş bu sebeplerden ötürü hem dönem tarih anlayışını eleştirmek, hem de dönem tarih anlayışının o şekilde düşünülmesini istediği konularda, resmi düşünerek bunu fikirlere kaynak olarak sunmak bence yazının fikrini güçlendirmemiş; aksine biraz düşürmüş. Ama dediğim gibi, yazarın eline sağlık. Belki de kendisi Cevizoğlu gibi adamların sürekli "Tarih Türkler'de başlar, Türkler olmasa üüü, Türk demek medeniyet demek" gibi sözlerine de duyduğu duygusal bir tepkiyi yansıtmıştır bilemem.

Son olarak Nasreddin Hoca'nın bilinmeyen ve gerçek yüzüne, yani Eflatun Cem Güney'in harcadığı ama Pertev Naili Boratav'ın bize ulaşmasında büyük emeği geçen yüzüne, dönerek bir fıkra paylaşmak istedim. Tamamen konu dışıdır.

Nasraddin Hoca her gün evden çıkarmış. Kapısınun öninde sıçarlarmış. Bir gün, iki gün... Görür hasıl olmaz. "Acep kim ki?" deyü bir gün gözlemiş. Görmiş ki bir oğlan gelür, kapunun öninde kim sıçmağa oturur, hemandem Nasraddin Hoca çıkmış, ayıtmış: "Bire anasın sikdüğüm! N'eylersin? Kimin oğlısın?" demiş. Oğlan herzesin söyleyüp ayıtmış ki: "Ben Tanrı'nun kız kardaşınun oğlıyın." demiş. Heman Hoca getürür mescid kapusı önine; aydur ki: "Birez dahı dayın kapusı önine sıç!" der.

Doğrusu bu Nasrettin Hoca örneklerini sunacak bir bina hoş olurdu... En azından gerçek olurdu... "A Few Good Men"den tamamlayalım yazıyı; "you can't handle the truth!"

"Yes, we can!" =)

   5 comments

yeltakom
April 24, 2009   08:12 PM PDT
 
Çok sevindim ben bu karşı yazı durumumu, bu çarşamba yazamadım ama bu gece hem yeni yazı, hem de bu yazı hakkında bir kaç şey yazacagim.

haydi görüşürüz (:
sakura
April 24, 2009   11:47 PM PDT
 
nedenir bilinmez ama soyleme geregi duydum bir an..
yasadigi zamanlarda gidip sorsaydik mimar sinan'a: ne turkum ne ermeniyim ne de osmanliyim derdi.. cok cok yuksek ihtimal ile kayserili olarak tanimlardi kendisini.. nedeni de, tam olarak asla kariligini veremeyen, milliyetcilik olarak turkceye cevrilmis ancak bu konuda buyuk yanlislar yapilmis nationalism teriminin henuz insa edilmemis olmasidir. onemli bir kisim tarihci bu terimin duygusal insani ya da refleksler ile ilgili oldugunu sert bir sekilde reddeder. tamamen insan yapimi bir enstitu oldugunu kabul eder..enstitu kelimesi pek hos gitmedi farkindayim ama ne diyecegimi bilemedim! ancak bu terimin yapilanmasi fransiz ihtilalinden biraz oncelere ama yayilmasi sonrasina denk duser. yani mevzu bahis mimarimiz muhtemelen bu konu hakkinda bir fikre sahip degildi! nerden nereye geldik! dedigim gibi bir tek bu noktada mudahale edesim geldi. bir de cok begendim iki yazinin da dusundurduklerini!
Cheap Pandora Charms UK
April 11, 2012   12:34 PM PDT
 
I really do appreciate your feedback. I'm still struggling with the technology but I wish everyone all luck with this competition. I've been pinned down with a sick grandchild and today a very sick daughter - both with gastric flu which afflicts us all at this time of year - so this is the first moment I've had to get to the computer,490376,http://nomadicsteppes.blogdrive.com/archive/97.html
timberland shoes uk
June 4, 2012   11:34 AM PDT
 
This article tell the reality of very important organization and clearly gives the reasons that what they are doing. Very information article and actions should be taken against such organizations,945244,http://nomadicsteppes.blogdrive.com/archive/97.html
nike air shoxchaussures
June 4, 2012   11:34 AM PDT
 
Ban on women driving should be considered world wide... :-) I would never allow my wife driving my car.. :-),721325,http://nomadicsteppes.blogdrive.com/archive/97.html

Leave a Comment:

Name


Homepage (optional)


Comments